Büyük Kardeş Olmak: Psikolojik İnceleme
büyük kardeş psikolojisi

Büyük kardeş olma psikolojisinin George Orwell’in Big Brother’ından çok da temelleri içermediğini göreceğiz.

Önceki yazımızda en küçük çocuk olmanın psikolojik değerlendirmesini yapmıştık. En büyük çocuğun da aynı şekilde çok belirli ayırt edici nitelikleri vardır. İlk olarak, ruhsal hayatının gelişmesi için son derece elverişli bir durumda bulunmaktadır. Tarih, en büyük erkek çocuğun durumunun özellikle elverişli olduğunu ortaya koymuştur. Birçok millette, birçok sınıfta bu elverişli durum geleneklerle belirlenmiştir. Söz gelimi, Avrupalı çiftçilerde ailenin ilk çocuğunun, ilk çocukluk yıllarından beri aile içerisindeki yerini bildiğine ve ileride çiftliğin işlerini üzerine alacağını kavramış olduğuna, bu bakımdan bir gün gelip baba ocağından ayrılmak zorunda kalacaklarını bilen öteki çocuklardan daha elverişli bir durumda bulunduğuna şüphe yoktur. Toplumun öteki tabakalarında ise, en büyük çocuğun bir gün evin reisi olacağı kanısına sık sık rastlanmaktadır. Bu geleneğin iyice belirlenmemiş olduğu durumlarda bile (basit burjuva ve işçi ailelerinde olduğu gibi) en büyük çocuğun genellikle ana-babasının yardımcısı ve onların yerini tutan bir kimse olacak şekilde güçlü ve akıllı olduğu kabul edilmektedir. Çevresinde bulunan kimselerin ona her zaman birtakım sorumluluklar vermiş olmasının bir çocuk için ne kadar değerli olduğunu kestirmek güç değildir. En büyük çocuğun bu yöndeki gelişmesi herhangi bir bozukluk olmaksızın gerçekleştiği zaman, onda yasaların ve düzenin bekçisi olan bir kişinin özelliklerinin ortaya çıktığını göreceğiz. Bu gibi kimseler genellikle güçlü olmaya büyük bir değer verirler. Bu, yalnızca kişisel bir güç kazanmaya verilen önemi değil, aynı zamanda genellikle güçle ilgili kavramları değerlendirme biçimlerini de dile getirir. Güç, en büyük çocuk için apaçık bir şeydir; önemli olan ve onur vermesi gereken bir şeydir. Bu gibi insanların göze çarpacak kadar tutucu olmalarına şaşmamak gerekir.

Güçlü olmak için gösterilen çabanın dünyaya ikinci olarak gelen çocuk için de özel bir anlamı olduğunu görüyoruz. Bu gibi çocuklar her zaman üstün olmak zorunu duyarlar. Hayattaki faaliyetlerini belirleyen koşu ya da yarış tavrı, hareketlerinden açıkça belli olmaktadır. Kendi önünde daha önce bazı güçler kazanmış olan birinin bulunuşu, ikinci çocuk için kuvvetli bir uyarım rolünü oynamaktadır. Eğer güçlerini geliştirebilir ve ilk çocukla mücadeleye girişebilirse, genellikle büyük bir atılım yapabilmektedir; buna karşılık, güçlü olan ilk çocuk, ikinci çocuğun kendisini geçme tehlikesi ortaya çıkıncaya kadar kendini bir dereceye kadar güvenlik içerisinde hissetmektedir.

Kutsal Kitap’taki Asaf ile Yakup efsanesinde bu durum çok canlı bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hikayede mücadele gerçek bir güçten çok, güce benzer bir şeye ulaşmak için sürüp gitmektedir. Bu gibi durumlarda bu mücadele, gayeye ulaşıp da ilk çocuk yenilinceye kadar; ya da mücadeleyi kaybedip de genellikle sinir rahatsızlıkları şeklinde ortaya çıkan bir geri çekilme başlayıncaya kadar içten gelen bir zorlama ile devam eder. Dünyaya ikinci olarak gelen çocuğun tavrı, yoksul sınıfların duyduğu haset duygusuna benzetilebilir. Burada, kendine önem verilmediğini fark etmekten ileri gelen belirgin bir özellik göze çarpar. İkinci çocuk kendine o derece yüksek bir gaye koyabilir ki, bu yüzden hayatı boyunca acı çeker ve hayatın gerçek olgularını göz önünde tutacak yerde, geçici bir hayalin ve nesnelerin değersiz görünüşlerinin peşinden koştuğu için, iç huzurunu tümüyle yitirir.

Tek Çocuğun Psikolojisi

Tek çocuk da hiç şüphesiz çok özel bir durum içerisinde bulunmaktadır. Kaderi, bütünüyle, çevresindekilerin eğitim yöntemlerine bağlıdır. Ana-babanın bu konuda başka türlü hareket etmeleri mümkün değildir. Onlar bütün eğitim çabalarını bu tek çocuk üzerinde toplamaktadırlar. Çocuk ise bu yüzden son derece bağımlı bir duruma girmekte, hiç durmadan. birisinin kendisine yol göstermesini beklemekte ve her zaman için kendine destek olacak birini aramaktadır. Hayatı boyunca şımartıldığı için, güçlüklerle karşılaşmaya alışmamıştır; çünkü birisi her zaman onun herhangi bir güçlükle karşılaşmasını önlemiştir. Her zaman için bir dikkat ve ilgi merkezi olması yüzünden kendisini gerçekten çok değerli bir kimse olarak görmeye başlamıştır. Öyle güç bir durum içerisinde bulunmaktadır ki, bu durumda hatalı tavırların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Eğer ana-babası böyle bir çocuğun içerisinde bulunduğu durumun tehlikelerini kavrayacak olurlarsa; şüphesiz bu tehlikelerin birçoğunu önlemek mümkündür. Ama en iyi şartlarda bile ortada yine de çözülmesi güç bir problem kalmaktadır.
“Tek” çocukların ana-babaları genellikle görülmemiş derecede dikkatli ve tedbirli davranırlar; kendileri de hayatı büyük bir tehlike olarak görürler, bu yüzden çocuğa gerektiğinden fazla yardımcı olurlar. Çocuk da, onların dikkatini, ilgisini ve uyarmalarını fazladan bir baskı kaynağı olarak yorumlar. Sağlığına ve rahatına gösterilen sürekli dikkat, önünde sonunda çocuğun dünyayı çok düşman bir çevre olarak görmesine yol açar. Çocukta her zaman güçlüklerden korkma gibi bir duygu uyanır ve yalnızca hayatın tatlı yanları ile karşılaşacak şekilde yaşamış olduğu için, güçlükler karşısında acemi ve beceriksiz bir tavır takınır. Bu gibi çocuklar herhangi bir işi yalnız başlarına yapmak zorunda kaldıkları zaman çeşitli güçlüklerle karşılaşırlar ve er geç hayatta işe yaramaz bir hale gelirler. Hayatın zorunlu faaliyetlerinde başarı gösteremezler. Hiçbir işe yaramayan bir asalak olarak yaşarlar; kendileri hayatın tadını çıkarırken bütün insanların kendi isteklerine hizmet etmelerini beklerler.
Aynı ya da farklı cinsteki birçok erkek ve kız kardeşin birbirleriyle yarıştıkları durumlarda ise çeşitli karmaşık sonuçlar çıkar ortaya. Bu bakımdan, herhangi bir durumun değerlendirilmesi son derece güç bir hale gelir. Birçok kız arasında tek bir erkek çocuğun bulunmuş olması bunun belirgin bir örneğidir. Böyle bir evde kadınların etkisi egemen durumdadır ve oğlan arka plana itilmiştir; özellikle çocukların en küçüğü olduğu ve kendini güçlü bir kadınlar cephesinin karşısında gördüğü zaman Kendini kabul ettirmek için gösterdiği çabalar büyük güçlüklerle karşılaşır. Her yandan tehdit edildiği için, erkeklere önemli bir yer veren geri kalmış uygarlığımızın her erkeğe tanıdığı imtiyazlı durumu, hiçbir zaman fark etmemektedir. Sürekli güvensizliği ve bir insan olarak kendine değer verme konusundaki güçsüzlüğü onun en ayırt edici niteliğidir. Kadın milletinden o derece ürkmüş olabilir ki, erkek olmanın toplum içerisinde daha az onurlu bir yer almak demek olduğu gibi bir duyguya bile kapılabilir. Cesaretini ve kendine olan güvenini kolayca yitirebilir; ya da uyarım o derece şiddetli olabilir ki, genç çocuk büyük başarılar kazanmak için kendini zorlar durur. Her iki hal de aynı durumdan ileri gelmektedir. Bu çocukların önünde sonunda ne olacakları, bu konuda rol oynayan başka etkenler ve bununla yakından ilgili olan olaylarla belirlenmiştir.

Önceki yazılarımızla da birleştirdiğimizde, demek ki, bir çocuğun aile içerisindeki yeri, çocuğun doğarken birlikte getirdiği bütün içgüdülere, tepkilere, yeteneklere, vb. biçim ve renk verebilmektedir. Bunu kabul etmek, her türlü eğitim çabasında o derece zararlı bir etkide bulunan kuramları belli birtakım özellikler ve yeteneklerin kalıtımla geçtiğini öne süren kuramları değersiz hale getirmektedir. Hiç şüphesiz kalıtımın etkilerinin açıkça görülebileceği birçok durumlar ve. imkanlar vardır: Ana babasından uzakta büyüyen, ama yine de “aile” özelliklerine benzer özellikler geliştiren çocukların durumunda olduğu gibi. Çocuklardaki bazı hatalı gelişme tiplerinin kalıtımla geçen beden kusurları ile ne kadar yakından ilgili olduğu hatırlanacak olursa, bu noktayı daha iyi kavramak mümkün olacaktır. Dünyaya zayıf bir bedenle gelen, bu yüzden çevresinin ve hayatın kendisinden beklediği şeyleri yerine getirme konusunda büyük gerginlikler duyan bir çocuğu ele alınız. Eğer bu çocuğun babası da dünyaya buna benzer organik kusurlarla geldiyse ve dünya karşısında böyle bir gerginlik duyduysa, benzer kusurların ve karakter özelliklerinin ortaya çıkmasına şaşmamak gerekir. Bu açıdan bakıldığı zaman, kazanılmış özelliklerin kalıtımla geçtiğini öne süren kuramın çok zayıf kanıtlara dayandığını göreceğiz.
Daha önce belirtmiş olduğumuz şeylere dayanarak, bir çocuğun gelişmesi sırasında işlenen hatalar ne olursa olsun, çocuğun bütün arkadaşlarını geçmek ve arkadaşlarından üstün olmasını sağlayacak birtakım güçler kazanmaya çalışmak istemesinden son derece ciddi sonuçların doğduğunu ileri sürmek mümkündür. Bizim kültürümüz içerisinde çocuk, tam anlamı ile, belirli bir kalıba göre gelişmek zorundadır. Eğer böyle bir zararlı gelişmeyi önlemek istiyorsak, çocuğun karşılaşmak zorunda kaldığı güçlükleri bilmemiz ve anlamamız gerekir. Bütün bu güçlüklerin altından kalkmamıza yardımcı olacak tek ve çok önemli bir görüş noktası vardır: Sorunu, sosyal duygunun gelişmesi açısından görmek. Eğer bu gelişme başarılı oluyorsa, engeller önemli değildir; şu var ki, böyle bir gelişme için gereken imkanlar kültürümüz içerisinde oldukça az olduğu için, bir çocuğun karşılaştığı güçlükler önemli bir rol oynamaktadır. Bir kere bu nokta kabul edildi mi, bütün hayatını yaşama savaşı ile geçiren ya da hayatı bir üzüntü kaynağından başka bir şey olmayan bir sürü insanla karşılaşmamıza şaşmamak gerekir. Bu gibi kimselerin hatalı bir gelişmenin kurbanı olduklarını ve bunun kötü bir sonucu olarak hayata karşı takınmış oldukları tavırların da hatalı olduğunu anlamak zorundayız.

En Küçük Kardeş Olmanın Psikolojik İncelemesi

Önce bir insan hakkında kesin bir yargı vermeden önce, onun hangi şartlar içerisinde yetişmiş olduğunu bilmemiz gerektiğine sık sık dikkati çekelim. Bu yetişme sürecinde bir çocuğun aile çevresi içerisinde almış olduğu yer çok önemlidir. Bu konuda yeterince bilgi edindikten sonra, insanları genellikle böyle bir görüş noktasına göre sınıflandırabiliriz ve herhangi bir kimsenin ilk çocuk mu, tek çocuk mu, en küçük çocuk mu, vb. olduğunu öğrenebiliriz.
İnsanlar en küçük çocuğun genellikle apayrı bir tip olduğunu çok uzun bir zaman önce anlamış görünmektedirler. Birçok peri masalında, efsanelerde, Kutsal Kitap’taki hikayelerde en küçük çocuğun bu özel durumu çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Gerçekten de, en küçük çocuk, ailenin bütün bireylerinden oldukça farklı bir durum içerisinde büyümektedir; Çünkü ana-baba ona özel bir yer vermekte ve çocuklarının en küçüğü olduğu için üstüne titremektedir. Bu çocuk yalnızca çocukların. yaşça en küçüğü değil, genellikle bedence de en küçüğüdür. Bunun sonucu olarak da yardıma en çok o ihtiyaç duymaktadır. Kız ve erkek kardeşleri onun bu zayıf çağlarında bir dereceye kadar büyümüşler ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bunun için, o genellikle onun içinde olup biten şeyleri ondan daha iyi anlayabilecek durumda bulunuyoruz. Bu bizi eğitim konusunda önemli , birtakım yeni görüş açılarına götürecektir. Hatanın kaynağını bilmemiz, durumu düzeltebilmemiz için bize birçok etkili araç sağlayacaktır. Herhangi bir insanın ruhsal yapısını ve gelişmesini çözümlemekle yalnızca onun geçmişini anlamakla kalmayız; aynı zamanda geleceğinin ne olabileceğini de kestirebiliriz. Böylece, psikoloji bilimi bize bir insanın gerçekte ne olduğu konusunda belli bir fikir verir ve o insan bize yalnızca cansız bir siluet olarak değil, yaşayan bir varlık, canlı bir varlık olarak görünür. Bunun sonucu olarak da, onun bir insan olarak değeri konusunda genellikle çağımızda yaygın olan anlayıştan çok daha anlamlı ve zengin bir duyguya ulaşabiliriz. kardeşlerinden daha sıcak bir hava içerisinde yetişmektedir.

en küçük kardeş psikolojisi

Bunun sonucu olarak en küçük çocuğun hayata karşı tavrını göze çarpacak şekilde etkileyen ve apayrı bir kişilik yapısı kazanmasına yol açan birçok ayırt edici nitelik ortaya çıkar. Burada, görüşümüzle açık bir çelişmeye düşer gibi görünen bir duruma dikkati çekmek gerekecektir. Hiçbir çocuk en küçük çocuk olmaktan hoşlanmaz. Kimsenin güvenmediği, herhangi bir şeyin altından kalkabileceğine hiç kimsenin hiçbir zaman inanmadığı bir çocuk olmak istemez. Bunu fark etmiş olması, bir çocuğu, her şeyi yapabileceğini başkalarına kanıtlamaya götürür. Güçlü olmak için gösterdiği çaba göze çarpacak derecede artar; dolayısıyla en küçük çocuk genellikle herkesten üstün olma isteğini duyan, ancak herkesten üstün olduğu zaman tatmin olabilen bir insan haline gelir. Eşine az rastlanan bir tip değildir bu. En küçük çocukların bazıları, aile içerisinde kim varsa hepsini geçerler ve ailenin en yetenekli üyesi haline gelirler. Şu var ki, bu en küçük çocukların bazıları daha şanssız bir durumdadırlar. Bunlar da başkalarını geçmek isteğini duyarlar; ama daha büyük erkek ve kız kardeşleri ile olan ilişkileri yüzünden gereken faaliyeti göstermek imkanından ve kendine güvenden yoksundurlar. Kendisinden daha büyük olan kardeşlerini geçme imkanını bulamadığı zaman, en küçük çocuk, genellikle ödevlerini yapmaktan kaçan, korkak bir tavır takınan, her zaman görevlerinden kaçmak için bir bahane bulmaya çalışan ve hiç durmadan sızlanan bir çocuk halini alır. Haris olmasına haristir. Şu var ki, bu harislik onu bazı durumlardan sıyrılıp kaçmaya zorlamakta ve harisliğini hayatın zorunlu problemlerinin dışında kalan faaliyetlerle tatmin etmeye götürmektedir; bu sayede, yeteneksizliğini ortaya çıkaracak durumlardan bir dereceye kadar kurtulabilmektedir.
Şüphesiz birçok okuyucuda, en küçük çocuğun sanki ihmal ediliyormuş gibi davrandığı ve bir aşağılık duyduğu izlenimi uyanacaktır. Araştırmalarımızda hep böyle bir aşağılık duygusu ile karşılaştık ve aynı zamanda en küçük çocuğun ruhsal gelişmesinin bu acı veren duyguyla belirlenmiş olduğunu gördük. Bu anlamda, en küçük çocuk, dünyaya yetersiz organlarla gelen bir çocuğa benzer. Çocuğun hissettiği şey, gerçekte onun hissettiği gibi olmayabilir. Bir insanın gerçekten aşağı bir durumda bulunup bulunmadığının önemi yoktur. Önemli olan şey, onun kendi durumunu nasıl yorumladığıdır. Bu gibi hataların çocuklukta, sık sık ortaya çıktığını çok iyi biliyoruz. Bu çağda çocuk birçok sorunlar, imkanlar ve sonuçlarla karşı karşıyadır.

Bir eğitici ne yapmalıdır? Böyle bir çocuğun boş gururunu daha çok teşvik edecek şekilde mi hareket etmelidir? Onu hiç durmadan ön plana mı itmeli, böylece her şeyde birinci olmasını mı sağlamaya çalışmalıdır? Hayatın gereklerine zayıf bir cevap olurdu bu. Deneylerimiz bize, bir insanın birinci olup olmamasının pek bir önemi olmadığını göstermiştir. Tersine, birinci olmanın, en üstün olmanın önemli olmadığını telkin etmek çok daha iyi olurdu. Gerçekten de, her zaman birinci olan, her şeyde en üstün olan insanlarla karşılaşmaktan bıktık usandık artık. Tarih ve deneyler bize göstermiştir ki, mutluluk yalnızca birinci olmak ya da en üstün olmak demek değildir. Çocuğa böyle bir ilkeyi telkin etmek, onu tek yönlü bir insan haline getirecek, her şeyden önce de iyi bir insan olma imkanını ortadan kaldıracaktır.

Bu gibi öğretilerin ilk sonucu, bir çocuğun yalnızca kendini düşünmesi ve yalnızca başka birinin kendisini geçip geçmeyeceği sorunu ile uğraşmasıdır. Böyle bir çocuğun başka insanlara karşı kin ve haset duyguları beslediğini, kendi durumundan ise endişe duyduğunu görüyoruz. En küçük çocuğun hayatta almış olduğu yer, onu hep başkalarını geçmeye çalışan bir koşucu haline getirmiştir. Ruhunda gizlenmiş. olan yarışçı ya da maraton koşucusu onun bütün davranışı ile, özellikle onun ruhsal hayatını bütünüyle değerlendirmeyi öğrenmemiş olanların fark edemediği ufak tefek hareketlerle kendini açığa vurmaktadır. Bu gibi çocuklar bir geçit resminde her zaman önde yürürler; hiç kimsenin kendi önlerine geçmesine katlanamazlar. Böyle bir koşu ya da yarış tavrı birçok çocuğun ayırt edici niteliği olarak görünmektedir. En küçük çocuk tipi genellikle bazı değişiklikler göstermekle birlikte, bazen tipik bir örnek olarak ortaya çıkar. En küçük çocuklar arasında bütün ailenin kurtarıcısı haline gelen etkin ve yetenekli kimselere rastlıyoruz. Kutsal Kitap’taki Yusuf’un hikayesini hatırlayınız! Burada en küçük çocuğun durumunun olağanüstü bir şekilde dile getirildiğini görüyoruz. Geçmiş yıllar bize bu problemi açıklar gibidir; hem de bugün o derece gayretle elde etmeye çalıştığımız bir açıkseçikliğe tam bir şekilde ulaşmış olarak. Yüzyıllar boyunca yitip gitmiş olan pek çok değerli materyali yeniden bulmaya çalışmak zorundayız.

Bu tipin başka bir şekli olan ikinci bir tipe de sık sık rastlıyoruz. Maraton koşucumuzun birdenbire aşmayı göze alamadığı bir engelle karşılaştığını düşünün. Bu engelin çevresinde dönüp durarak güçlükten kaçmaya çalışacaktır. Bu tipten olan bir en küçük çocuk, cesaretini yitirdiği zaman, hayal edebileceğimiz en korkak insan haline gelir. Hep arka planda kaldığını görürüz; her iş kendisine çok ağır gelir; başarısızlığına özür bulmayı bir sanat haline getirmiştir; hiçbir zaman yararlı bir iş yapmaya çalışmayan, bütün gücünü, zamanını boş yere harcamakla tüketen bir insan halini almıştır. Gerçek bir çatışmada her zaman başarısızlığa uğrar. Kendine genellikle her türlü yarışma imkanının ortadan kalktığı bir faaliyet sahası aramaya çalışır. Başarısızlıkları için her zaman bir özür bulacaktır. Çok zayıf olduğunu, çok nazlı büyütüldüğünü ya da erkek ve kız kardeşlerinin ona gelişme fırsatı vermediklerini öne sürebilecektir. Gerçek bir fizik kusuru olduğu zaman daha da acı bir kaderle karşılaşmaktadır; bu durumda, kaçma davranışını haklı gösterebilmek için rahat rahat zayıflığından yararlanabilmektedir.
Bu tiplerden her ikisinin de iyi bir insan olması son derece güçtür. Birinci tip, yarışmanın kendi başına bir değer taşıdığı bir dünyaya daha uygun gelmektedir. Bu tip bir insan, manevi dengesini ancak başka insanların zararına olmak üzere sürdürebildiği halde, ikinci tipten olan kimseler bir aşağılık duygusu altında ezilirler ve yaşadıkları sürece hayata ayak uyduramamış olmanın acısını çekerler.

Erkek Egemen Toplum ve Maskülen Davranış

erkek egemen kültür

Erkek Egemen Toplum Nasıl Oluşmuştur?

Kültürel gelişmenin, özellikle kendilerine bazı imtiyazlar sağlamak isteyen belirli sosyal sınıfların ve bireylerin çabaları ile kişisel bir güç kazanmaya doğru yönelmiş olması, bu iş bölümünün bütün uygarlığımızı belirleyen özel kalıplar içerisinde şekillenmesine yol açmıştır. Bunun sonucu olarak, bugünün kültürü içerisinde erkeğin önemi geniş ölçüde artmıştır. Öyle bir iş bölümü düzeni yaratılmıştır ki, imtiyazlı bir grup olan erkekler bazı elverişli durumları ele geçirmişler, bu da iş bölümü düzeni içerisinde kadınlardan üstün durumda bulunmaları ve onlara söz geçirmeleri sayesinde gerçekleşmiştir. Böylece, egemen durumda bulunan erkek, elverişli mevkileri ve yerleri ele geçirmiş, hayatın daha hoş, daha zevkli yanlarını hep erkeklere ayıracak şekilde kadınların faaliyetine yön vermiş, bunun sonucu olarak da erkeğin işine gelmeyen faaliyetler kadınlara bırakılmıştır. Durum böyle olunca, erkekler kadınlara egemen olmak için sürekli bir çaba göstermekte, kadınlar ise erkeğin bu egemenliğinden haklı olarak hoşnutsuzluk duymaktadırlar.
Erkeğin üstünlüğünün köklerini araştırdığımız zaman, bunun tabii bir olayın sonucu olarak ortaya çıkmadığını gözden kaçırmamalıyız. Erkeklere böyle bir üstün durumun sağlanabilmesi için hukuki yönden gerekli olan çeşitli yasaların çıkarılması bunu göstermektedir. Bu, aynı zamanda, erkeğin üstün durumunun yasa ile yürürlüğe girmesinden önce, erkeklerin imtiyazlarının bu derece belirgin olmadığı bazı dönemlerin de geçmiş olması gerektiğini akla getirmektedir. Tarih, bu gibi dönemlere anaerkil (matriarchal) ailelerin egemen olduğu çağlarda rastlandığını göstermektedir. Böyle bir çağda, hayatta – özellikle çocuklarla ilgili konularda önemli bir rol almış olan annedir, kadındır. Bu çağda klandaki her erkek annenin onurlu mevkisine saygı göstermek yükümlülüğünü taşımıştır. Bazı adetler ve göreneklerde hala bu eski alışkanlıkların izleri vardır: Bütün yabancı adamları çocuğa “dayı”, “dayızade” (ya da “teyzezade”) olarak tanıştırma adetinde olduğu gibi. Anaerkil sistemden erkeğin egemen olduğu bir sisteme geçmeden önce korkunç bir mücadelenin yapılmış olması gerekir. İmtiyazlarının ve özel haklarının tabiat tarafından verilmiş olduğuna inanmaktan hoşlanan erkekler, kendi cinslerinin bu imtiyazlara başlangıçtan beri sahip olmadığını, bu imtiyazları elde edebilmek için mücadele etmek zorunda kaldıklarını duyunca şaşıracaklardır. Erkeğin zaferi kadına baş eğdirmekle birlikte gitmiş ve özellikle bu, uzun baş eğdirme sürecinin izlerini taşıyan yasal gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır.

Erkeğin üstünlüğü tabii bir olay değildir. Bu üstünlüğün, gerçekte, ilkel toplumlar arasındaki sürekli savaşların sonucu olarak ortaya çıktığını gösterecek kanıtlar var elimizde; bu savaşlar boyunca erkek, savaşçı olarak daha üstün bir rol almış, sonunda bu yeni üstünlüğünü kendisi ve kendi gayeleri için önderliği elinde tutmak amacı ile kullanmıştır. Bu gelişme, mülkiyet ve miras haklarındaki bir gelişme ile birlikte gitmiş, bu son gelişme ise, genellikle erkeğin mülk sahibi olması ve mülkün mirasına konması dolayısıyla, erkek cinsinin üstünlüğüne temel olmuştur.
Büyümekte olan bir çocuğun bu konu üzerinde yazılmış kitapları okumasına gerek yoktur. Bu arkeolojik verileri bilmese de, erkeğin ailenin imtiyazlı bir üyesi olduğu gerçeğini hissetmektedir. Eski günlerden kalma bu imtiyazları, daha fazla bir eşitliğe yer verecek şekilde dikkate almamak eğilimi gösteren oldukça anlayışlı anne ve babaların bulunduğu ailelerde bile aynı şeyi görüyoruz. Ev işleri görevini yüklenmiş olan bir annenin, baba kadar değerli olduğunu bir çocuğa anlatmak çok güçtür.

Maskülenlik (Erkeksilik) Çocuk Tarafından Nasıl Algılanır?

İlk çocukluk günlerinden bu yana erkeğin sürüp giden bu imtiyazlı durum kendisine daha iyi davranılmıştır. Ana-babaların genellikle erkek çocukları olmasını istemeleri çok iyi bilinen bir gerçektir ve sık sık karşımıza çıkmaktadır. Bir erkek çocuk, hayatın her döneminde babası ile olan benzerliği dolayısıyla bazı imtiyazları olduğunu ve sosyal yönden kendine daha çok değer verildiğini hissetmektedir. Ona söylenen gelişi güzel şeyler ya da çeşitli vesilelerle çocuğun aklında kalan sözler, dikkatini, sürekli olarak, erkeğin rolünün daha önemli olduğu gerçeğine doğru çekmektedir.

Aşağıdaki videoda bir TEDX’te maskülen (erkeksi) davranışların ne olduğuna değinilmiş. İzlenmesi bu konuda size farklı bir bakış açısı kazandırabilir.

Çocuk, erkeğin üstün durumunu, aynı zamanda, ev işlerinde hizmetçi olarak kadınların kullanılması adeti ile de fark etmektedir. Son olarak çevresinde bulunan kadınların kendilerini erkeklerle eşit olarak görmemeleri de çocuğun bu duygularını kuvvetlendirmektedir. Evlilikten önce her kadının evleneceği erkeğe sorması gereken en önemli soru şudur: “Özellikle aile hayatında erkeğin üstün durumu konusunda ne düşünüyorsunuz?”. Oysa bu soru genellikle hiç sorulmamaktadır. Bazı kadınlarda, erkeklerle eşit duruma gelmek için gösterilen çabayı görüyoruz; bazı kadınlarda ise şu ya da bu derecede bir vazgeçme, kadere boyun eğme davranışı ile karşılaşıyoruz. Buna karşılık, babanın, çocukluğundan bu yana, erkeğin rolünün daha önemli olduğu kanısını edinecek şekilde yetişmiş olduğunu görüyoruz. O bu kanıyı, açıkça söylenmemekle birlikte, kendisine verilmiş bir görev olarak yorumlamakta, hayatın ve toplumun gereklerini yalnızca erkeğin imtiyazlarına uygun gelecek şekilde karşılamaya çalışmaktadır.
Bu gibi ilişkilerin yarattığı her durum çocuğun dikkatini çekmektedir. Bunun sonucu olarak, kadının durumunu gören bir erkek çocuğu düşünün. Doğduğu günden beri bir kız çocuktan daha iyi karşılanmış özel niteliği ile ilgili birtakım düşünceler edinmekte ve bu düşüncelerde kadın çoğu zaman acınacak bir durumda görünmektedir. Bu şekilde bir erkek çocuğun gelişmesi “erkekçe” bir nitelik kazanmaktadır. Güçlü olma çabasının gayesi yalnızca erkekçe nitelikler ve tavırlar kazanmaktır. Bu gibi tavırlardan tipik bir “erkekçe” erdem doğmaktadır. Bu niteliğin nereden ileri geldiğini açık ve seçik bir şekilde görebiliyoruz. Bazı karakter özellikleri erkekçe, bazıları ise kadınca olarak nitelenmektedir; şu var ki, bu gibi değerlendirmeleri haklı gösterecek bir temel yoktur. Erkek ve kız çocukların ruhsal durumlarını birbiriyle karşılaştırıp da böyle bir ayrımı destekleyecek birtakım kanıtların var olduğunu gördüğümüz zaman, gerçekte tabii bir olayla karşılaşmış değiliz; çok özel bir kanala doğru yöneltilmiş olan insanların kendilerini bu şekilde geliştirmiş olduklarını ve bu insanların yaşama biçimleri ile davranış kalıplarının özel bir güçlülük anlayışı ile belirlenmiş olduğunu görmekteyiz. Bu tip bir güçlülük anlayışı, zorlu bir kuvvetle, bireylerin hangi yönde gelişeceklerini belirlemektedir. “Erkekçe” ve “kadınca” ‘karakter özelliklerinin farklılaşmasını haklı gösterebilecek bir neden yoktur. Bu özelliklerin her ikisinin de güçlü olmak amacı ile gösterilen çabayı gerçekleştirmek için kullanılabileceğini göreceğiz. Başka bir deyimle, itaat ve boyun eğmesi gibi “kadınca” özelliklerle de güçlü olmak mümkündür. Bir çocuğun itaat etmesinin sağladığı yararlar, ona bazen itaatsiz bir çocuktan daha çok dikkati çekmek fırsatını verebilir. Oysa, güçlü olmak için gösterilen çaba her iki durumda da karşımıza çıkmaktadır. Güçlü olma çabasının çok karmaşık şekillerde ortaya çıkması çoğu zaman ruhsal hayatı kavramamızı güçleştirmektedir. Bir erkek çocuk büyüdükçe “erkekliği” önemli bir görev halini alır. Güçlü ve üstün olmak için duyduğu istek, su götürmez bir şekilde, erkek olma görevine doğru yönelir ve onunla birleşir. Güçlü olmak isteyen birçok çocuk için yalnızca erkek olduklarını fark etmek yeterli değildir; bu gibi çocuklar aynı zamanda erkek olduklarını kanıtlamak ve dolayısıyla bazı imtiyazlar edinmek ihtiyacını duyarlar. Bunu bir yandan başkalarını geçmek için gösterdikleri çaba ile, dolayısıyla kendi erkekçe özelliklerini denemekle; öbür yandan çevresindeki kadınlara her vesile ile söz geçirmekle gerçekleştirirler. Görmüş oldukları karşı koyma derecesine göre, bu çocuklar gayelerine ulaşabilmek için ya dik başlılık etme ve baş kaldırma yoluna giderler, ya da kurnazlık ve hileye başvururlar. Her insan imtiyazlı durumda bulunan erkeğin ölçü birimlerine göre ölçüldüğü için, bir çocuğun gözleri önünde her zaman böyle bir ölçü biriminin bulunmasına şaşmamak gerekir. Önünde sonunda çocuk da kendini bu ölçü birimine göre ölçüp biçmekte ve faaliyetlerinin yeterince “erkekçe” olup olmadığını, “tam bir erkek” olup olmadığını kendi kendine sormakta, kendini bu açıdan gözden geçirmektedir. Bugün için neleri “erkekçe” özellikler olarak kabul ettiğimiz herkesçe bilinmektedir. “Erkekçe” dediğimiz nitelikler, her şeyden önce,salt bencil davranışlar, kendimize duyduğumuz sevgiyi tatmin eden şeyler, başkalarına söz geçirme, başkalarından üstün olma duygusu veren şeyler; cesaret, kuvvet, görev; çeşitli zaferler, başarılar kazanma, özellikle kadınlara söz geçirme; mevki, onur, unvan peşinde koşma gibi apaçık bir şekilde. “etkin” olan ayırt edici niteliklerle desteklenen birtakım özellikler ve “kadınca” eğilimlere karşı kendini kuvvetlendirme isteği, vb. şeklinde ortaya çıkmaktadırlar, Başkalarından üstün olmak için sürekli bir savaş vardır, çünkü üstün olmak “erkekçe” bir erdem olarak görünmektedir.

Bu şekilde her erkek çocuk yetişkin erkeklerde, özellikle babasında gördüğü bazı ayırt edici nitelikler kazanmaktadır. Yapay bir şekilde beslenen bu büyüklük hayalinin çeşitli şekillerini toplumumuzun çeşitli görünüşlerinde bulmak mümkündür. Bir erkek çocuk, çok küçük yaştan başlayarak, kendisine birtakım güçler ve imtiyazlar sağlamaya çalışmaktadır. “Erkeklik” denilen şey budur. Kötü hallerde bu özelliğin kabalığa ve sertliğe dönüştüğü herkesçe bilinmektedir.

Erkek olmanın sağladığı yararlar bu şartlar altında insana çok çekici gelmektedir. Bu bakımdan, ya gerçekleştirilmesi imkansız bir istek olarak, ya da davranışlarım değerlendirmek imkanını verecek bir ölçü olarak “erkekçe” bir ideal peşinde koşan birçok kızla karşılaştığımız zaman şaşmamalıyız; bu ideal, bir hareket ve görünüş kalıbı halinde ortaya çıkmaktadır. Öyle görünüyor ki, kültürümüzde, her kadın erkek olarak dünyaya gelmiş olmayı istemektedir. Bu grup içerisinde, özellikle, farklı bir beden yapısından ötürü daha çok erkeklere uygun gelen faaliyetlerde ve oyunlarda kendini göstermek için aşırı bir istek duyan genç kızlarla karşılaşıyoruz. Bu gibi kızlar her ağaca tırmanırlar, kız çocuklardan çok erkek çocuklarla oynarlar ve her türlü “kadınca” faaliyetten sanki utanılacak bir şeymiş gibi kaçarlar. Yalnızca erkekçe faaliyetlerden zevk duyarlar.